Söz Başı
Şiir üzerine şimdiye kadar çok söz söylenmiştir. Bundan sonra da söylenecektir. Çünkü şiir söz söylene-bilecek bir zemindedir. Bize sordular, sözümüzü söyledik. Başka bir iddiamız yok. Sözümüzde bir güzellik varsa, bir değer ifade ediyorsa sizin de işinize yarayabilir.
Samimiyetinden başka bir iddiası olmayan bu mütevazı çalışmanın okuyucunun dikkatine sunduğu hususların gerçekten dikkate değer olduğu inancını vurgulamak belki gereksiz. Ama bu samimiyette hassasiyetin de bir payı olduğunu nasıl göstermeli o zaman?..
Merhum hocamız Prof. Dr. Mehmet Kaplan, talebeliğimizde bize ısrarla “yazarak düşününüz” diye tavsiyede bulunur, düşünmemizi, ama düşündüğümüz yazmamızı isterdi. Hocamızın haklılığını, tavsiyesinin güzelliğini ve isabetini bir kere daha hissettiğim bu satırlarda onun da bir payı olduğuna inanıyor ve rahmetle anıyorum.
Yazıyı isteyerek Hocam’ın tavsiyesini tutmama zemin hazırlayan Yaşar Bedri Özdemir’e de gönül borcumu ödemek isterim. Elinizdeki çalışma, 2005 yılında Mor Taka Şiir ve Kent Kültürü Dergisi’nin “Şiir ve iktidar, kanon, ödüller ve sair hususlarda yönelttiği sorulara karşılık verilen cevaplardan oluşmuş ve söz konusu derginin Güz (2005/3) sayısında 57–61. sayfalar arasında neşredilmiştir. Burada bazı ilâvelerle karşınıza çıkmaktadır.
Ersin Özarslan, Ankara, 16 Ağustos 2007
ŞİİRİN ZEMİNİ YAHUT MECRAI
Türk şiirinin, Türkçe ile yazılan şiirin, Türkiye’de yazılan şiirin bir tarihten sonra mecraından çıkması/çıkarılması söz konusudur. Bizdeki şiir artık bir “kulvar”da yürütülmeğe çalışılmaktadır. Bizde “medeniyet krizi” hâlâ devam ediyor. Eline kalem alan bir çok insan, neredeyse, dünyayı kendinden ibaret sanıyor ve bir öncekini ifnâ illetine tutuluyor. Tanpınar’ın “değişerek devam etme veya devam ederek değişme” düşüncesine zihinlerde bile yer yok. Bir nehir için aslolan akmaktır; önce nehir yatağında su olması gerekir. Sular mecra değiştirse bile tabiatına uygun olarak aşağıya doğru akarlar. Türk Şiiri’nde bunu görmek pek mümkün değil. Türk Şiiri’nin suyu epeyi bir zamandan beri aşağıya doğru akmıyor; akamıyor… Çünkü şiirin zemini oynamış, akıntı meyli ortadan kalkmış bulunuyor.
Türk şiiri mecraını mı kaybetti yoksa mecraından mı çıkarıldı; başka kulvarlara mı sürüldü? Bu sorulara açık cevaplar vermek mümkün değil. Hatta cevapların nereden bakıldığına nerede durulduğuna göre değişmesi de pekâlâ mümkündür. Ama Türk Şiir suyunun kendi yatağından ve kendi tabiatına muvafık olarak aktığını söylemek zor görünüyor. Türk Şiiri’nin en büyük açmazı bu “zemin kayması”dır ki bu Türk Şiiri’nin kendi aslî zeminini, belki de kimliğini kaybetmesidir.
Biraz açmak gerekirse, şiir, aslî ve şahsî mecraında akamıyor; yatağını, zeminini kaybeden bir şiir mensubiyet unsurlarından mahrum kalmıştır. Köksüzdür, kökünden kopartılmıştır. Hatta nereden, hangi kökten koptuğundan bile habersizdir. Bağlanacağı kök, varlığını sürdüreceği zemin, akıp gideceği bir mecra, kavuşacağı bir deniz yoktur. Türkiye’de yazılan şiirin, “benim” diye sahipleneceği bir mecra iddiasının varlığı bile tartışılır durumdadır. Hatta akıp gideceği, gidip kavuşacağı, kavuşup karışacağı bir deniz iddiası yoktur… Pusulasını kaybeden bir edebiyattan başka bir şey de beklenemez. Bu aslında pusulanın şaşırtılmasından kaynaklanmaktadır. Bunda aydınlar kadar devletin de vebali vardır. Çünkü devlet, eğitim ve öğretimde, ısrarla taşa yatırım yapmayı, insana yapmaya tercih etmektedir. Eğitim ve öğretimin bütün safha ve bütün merhaleleri insan harcamaya, insan elemeye göre ayarlanmıştır. İnsan seçmeye yönelik genel mahiyetteki imtihanlardan hiçbiri istenen ve beklenen vasıftaki insanı seçememekte, daha fazla soru yapmış kişileri öne çıkarmaktadır. Sanat sahasında da benzer bir hata tekrarlanmakta çoğu zaman, sanatkâr adayları sanat dışı ölçülerle değerlendirilmektedir. İtibar edilen modelin doğru olduğunu sananların o model veya kalıba yüklenmesi yanlış ve tehlikelidir. Çünkü, bu tavır, sanatı böylelikle fakirleştirir ve konfeksiyon faaliyetine yöneltir. Fason sanat mümkün değildir.
Kültürün, sanatın, edebiyatın, şiirin iktidarını ellerinde tutanlar, şiir suyunu hortumla istedikleri yöne fışkırtıyorlar ama ortada şiirin suyunun kendiliğinden akacağı bir mecra şimdilik yok. Türk şiir ikliminin değişmesi ve şiir dışı müdahalelerle bir tür sera etkisinde kalan akıntı, akmaktan ziyade buharlaşmaya maruz kalmaktadır.
ŞİİR DİL MÜNASEBETİ VEYA DİLİN DURUMU
Dilin malzeme olarak imkânları boşa harcanmıştır. Kamus, artık su alan bir gemidir. Dil hakkıyla ve gereği gibi kullanılmamaktadır. Dilin popüler kullanma yoluyla yıpranışı yetmezmiş gibi edebiyat yolu ile de dil yara almaktadır. Dil yaralandıkça takatini kaybetmektedir. Takatsiz bir dille vucûda getirilen edebiyat da cılız kalmaktadır.
Bazı kalem sahipleri, iyi niyetli olsalar da, dile tam mânâsıyla ve gereği gibi tasarruf edememek-tedirler. Çünkü bu insanlar, lisana tam mânâsıyla ve gereği gibi tasarruf edebilecek donanımdan mahrumdurlar. Birçok kalem sahibi Türkçe’yi bilmediği için kullanamamaktadır; dili hakkıyla bilse, kullanacak aslında... İnsanın bilmediği ve dolayısıyla doğru dürüst kullanamadığı bir dilde şaheserler ortaya koyması mümkün değildir. Nâzım Hikmet’in diline ve kafiyelerine bakılınca dilde tasfiyeciliğin hiç olmazsa edebiyat adamları için, sanatkârlar için akıl kârı olmadığı görülür. Ama kültür iktidarı, burada da körleri oynamayı sürdür-mekte bir beis görmüyor. Bunun neresi ahlakî ?...
Daha vahimi de var. Bazı kalem sahipleri, başka dilleri Türkçe’den daha iyi biliyor, daha önemli görüyor; hatta itibarını, bildiği yabancı diller sayesinde kazanıyor. Ekmeğini bu yolla temin edenler var. Kültür iktidarı da, siyâsî iktidarlar da öteden beri dil bilenleri seviyorlar. Bu yüzden bazı istihdam alanlarının önüne yüksek dil çıtaları, hatta aşılmaz lisan barajları koyuyorlar. Fakat Türkçe’yi ve Türkçe bilenleri sevdiklerini söylemek mümkün değil. Bunu çok iyi fark eden Taha Toros, Türk dili ve edebiyatı okumak isteyen torununa, karşı çıkıyor ve aç kalacağını söylüyor.
Bazıları da dile peşin hükümlerle yaklaşmakta ve dilin malzemesini, akıl ve mantık dışı sebeplerle bölüp parçalamakta bir kısmına düşman olmakta, düşmanlık tavrıyla iğrenerek kullanmakta; daha baştan, eserini belli bir malzeme yekûnundan mahrum bırakmaktadır. Aruzun kovuluşu, Türk şiirini ve Türkçe’yle şiir yazma endişesini taşıyanları en ciddî temrin vasıtasından mahrum bırakmıştır. Şair, aruz vasıtasıyla lügati eleyen bir insan iken, şimdi Devellioğlu’nun mütevazı öğrenci sözlüğünü ilmî kaynak zannediyor. Bu utanılacak bir seviye kaybı olduğu hâlde kimse bunun farkında değildir. Herkes, Nasreddin Hoca gibi, cüzdanını kaybettiği yerde değil, bulamayacağını bile bile fenerin dibinde arıyor. Bu durum, edebî eseri, daha baştan eksik ve yetersiz malzemeye mahkûm etmektedir. Eksik ve yetersiz malzeme ile yapılan binaların akıbetini herkes tahmin ederken, benzer şartlarda vücut bulan edebî eserlerin zaman karşında ne kadar dayanacağını, ömrünün ne kadar süreceğini kestirmek için kâhin olmak gerekir mi? Bu zaaf artık her yerden görülebiliyor. Malzemeden çalan, malzemeyi esirgeyen müteahhide hırsız diyen insanların, eserinden dil malzemesini esirgeyenlere ne ad vermeleri gerekir? Bu tutum, bir zihin ve idrâk zaafı değilse ahlâk zaafıdır. Mesele karşısında dürüst bir tavır takınmak ahlakî şart olmaktan çıktı mı yoksa?
ŞİİR İLE İKTİDAR MÜNASEBETİ
Siyasî İktidar-Kültür İktidarı yahut Hangi İktidar
Kültürel iktidar, dediğim dedikçi bir tavrı ısrarla sürdürüyor. Bizde siyasî iktidarla kültür iktidarı görünüşte hep farklı ellerde olmuştur. Siyasî iktidarlar kültür iktidarının tasarruflarına maruz kalmıştır. Bazı siyasî iktidarların tercih ve terviç ettiği sanat anlayışı bütünüyle umumîleşmemiş ve bir takım kalemşörlerin nemâlanmasına yaramışsa da bazı bakımlardan siyasî iktidarla kültür iktidarının tercihi örtüştüğünde, bu örtüşmeyi bir hürriyet alanı gibi kullanan sanatın kendi yolunu kendisinin bulduğunu söylemek de mümkündür. Ülkü mecmuası ile Halkevi mecmualarının yerinde yeller esmesi yanında, Garip şiirinin oturması ve Garipçilerin bile garibi terk etmelerine rağmen, basit tarafının hâlâ şiir zannedilmesi, heveskârların garibin bu garip tarafını taklit etmesi bunun göstergesidir.
Siyasî iktidarla muvazaa halinde varlık gösteren yayın organları da uzun vadede kendi programlarını yürütmüşlerdir. Bu gün gelinen bu noktada, bu hürriyet ortamının varlığı tartışılır durumdadır. Kültürel iktidar kendi dışındaki dünyayı da kendi anlayışına maruz bırakmaktadır. Kültürel iktidara zihniyet, idrâk ve iman noktasında muarız hatta düşman olanlar bile o iktidarın öngördüğü mecralardan akıyor, onların yaşadığı sularda yüzüyor. Bu tavır, acaba varlığının tanıması, adam yerine konulmak, kültürel iktidar tarafından kabul edilmek gibi bir dürtü veya kompleksin sonucu mudur?
Birileri için, eseri ile bir varlık gösteren veya yaz-dıkları bir mânâ taşıyan kalem sahibinin şahsından, mizacından v.s. hoşlanmamak mümkündür. Ama eseri karşısında peşin hükümlere mağlubiyetin yanlışlığı bir yana, çirkin bir tavır olarak anlaşılmalı ve ayıplamalıdır. Güzel ve değerli bir eseri, hissî veya zihnî sebeplerle kötülemek sanat/edebiyat gemisinin dibini delmekten farksızdır. Bu tavır sahibini de batırır. Sanat eserine yöneltilecek tenkidler ancak estetik sebeplere dayanmalıdır. Sanatta ölçü güzellik değil midir?
Şair Karşısında Şair/Yazar Karşısında Yazar
Öte yandan, edipler birbirlerini önce eserleriyle tanımalıdır. Şahsî dostlukların kapılarının bile eserler vasıtasıyla açılması ne kadar güzel olurdu. Geçmişte bunun güzel örnekleri var. Ama nedense bazı şairler birbirlerinin gölgesine bile tahammül edemiyor. Peyami Safa, Âfif Yesarî’den bahsedildiğinde “O, arkadaşa karşı mahcubum çünkü daha bir eserini okuma fırsatı bulamadım” mânâsında bir söz söyler. Yazarın yazara karşı tavrı bakımından örnek bir tutum sergiler. Ama edebiyat tarihimiz, ediplerdeki bu tahammülsüz tavrın yüz kızartıcı örnekleri ile doludur. Bu nâhoş tavır, kimseye bir şey kazandırmamıştır.
Sanat, Zevk-i Selim ve Yaygın Kültür
Sanat ikame kabul etmeyen bir sahadır. Sanatın yerine hiçbir şey ikame edilemez. Çünkü sanat insanî ve bediî bir ihtiyaçtır. Sanat, insanın ruhî, fikrî ve estetik ihtiyaçlarını karşılar. Sanatın yerine ikame edilmek istenen popüler kültür malzemesi, insanın ruhî, fikri, bediî ihtiyaçlarını tam mânâsıyla karşılayamadığı gibi bu malzeme, zevk ve takdir endişesi belli seviyenin üzerinde olan zevk-i selim sahipleri tarafından reddedilir. Gerçi bunların sayısı koca memlekette beş altı bini geçmez; ama vasıflı okuyucu da bunlardır. Bunların kütüphânelerine girmek, raflarında yer almak çoğu sanatkârın rüyasıdır.
Popüler kültür ancak zevk-i selim sahibi olmayan, estetik ihtiyaç duymayan kalabalıkları tuzağına düşürür ve onları sömürür. Bu sömürülenler arasında zevk-i selim sahiplerinden bazıları da bulunabilir. Ancak bunlar gerçek sanat eserlerini tanıdıkça popüler kültürün dayattığı nitelik fukarası malzemeden uzaklaşır, o sahayı terk ederler. Fakat bu arada, popüler kültürü pazarlayıp dayatanlar da alacakları maddî kazancı almış olurlar.
Şiir ve Muhatabı
Beri yandan, geniş kitleleri görmezden gelebi-lecek ve sadece kendisini anlayabileceklerini düşün-düğü dar bir çevre veya çerçeveye hitap etmek isteyen kalem sahipleri de bulunabilir; vardır da... Bu tavır Fikret’in şahsında kendini bulmuştur. Fikret “varsın benim şiirimi Veli dayı anlamasın” demişti. Bu tavrın da bütünüyle doğruluğu söz konusu olamaz. Çünkü geniş kitleler arasında zevk-i selim sahipleri ve selim zevke ulaşmaları mümkün ve muhtemel olan nitelikli okuyucu adayları da vardır. Bir yazar, yazdığı dili bilen ve konuşan herkese hitap etmeli herkes için yazmalıdır. Herkes tarafından anlaşılmak kaygısı taşımamakla birlikte muhatabı bütün millet olmalıdır. Bir yazarı, herkesin kendi seviyesinde anlaması güzel olduğu kadar faydalıdır da…
Şiir, Tedahül, Tenkid
Şiirin şiir olması lazım. Şiirin dışındaki disiplinler / sahalar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar ancak şiir gibi olabilirler ve asla şiir olamazlar. “gibi”lik aslın yerini tutmayacağına göre sanatçının sınırları niye daralsın? Sanatçı “şiir” yazdığı sürece, yazdığı metin / eser “şiir” olduğu sürece hiç kimse ona bir tahdit getiremez. Buna lüzum da yoktur. Şiirin kaynağı, sanatkârın kendinde meknuz olan ibda / şiir cevheri ile dili kullanma mahareti ve olabildiğince donanımlı olmasıdır. Bunlara tahdit söz konusu olamaz. Çünkü mümkün değildir.
Günümüzde edebî kaynaklara ulaşmak çok da mühim değil… Bugün bir kütüphânede veya bilgisayar kütüğünde kayıtlı bulunan malzeme / kaynak / bilgi v.s. dün, pek sınırlı olmakla beraber, insan zihninde, hafızasında kayıtlı idi. Hatta bazı sanatkârlar okuma yazma bile bilmiyorlardı. Aslolan kaynağa / bilgiye / malzemeye ulaşmak değil onu okumak / öğrenmek/ bilmek temellük etmektir. Temellük etmek de tek başına çok büyük bir mânâ ifade etmez. Aslolan temellük edilene tasarruf edebilmektir. Tasarrufun şahsîliği, benzersizliği, çarpıcılığı ve şaşırtıcılığı ibda faaliyetinde başarıyı ve seviyeyi getirir. Bunun için de iyiyi ve güzeli temyiz noktasında ayrı bir münekkidlik mesleği gerekiyor. Kim tasarruf ederse münekkid de odur.
Tenkidde Ölçü
Tenkidde esas, namuslu olmak, hak tanır olmaktır. Dolayısıyla bu hususta zorlanma söz konusu olamaz çünkü “doğru” doğrudur, doğrunun dahası olamaz. Nesnel olmak hak tanımak da böyledir. Münekkid ya nesneldir ya da değildir. Eğer münekkidin ahlakî tavrında zaaf varsa yaptığı iş tenkid değildir, olamaz. Yazdıkları ancak dedikodu severlerin malzemesi olur. Okuyucu da aynı ahlakî endişeyi duyup, gözetmelidir. Çünkü okuyucu niteliksiz malzemeye itibar ediyorsa zevk-i selimden mahrumdur. Zevk-i selimden mahrum münekkid ve okuyucu sadece “yazın” sınırlarını zorlamakla kalmaz bütün mevsimleri zehir eder.
Edebiyat, kavga / küfür / düşmanlık alanı değildir. Bunlar için başka alanlar vardır. Edebiyatın istismarı uzun vadede hiç kimseye hiç bir şey getirmez, ama adam eğer düşmanlığını, küfrünü edebî bir seviyede dile getirirse konu olabilir. O zaman da konu küfür özelliğini sürdüremez. Çünkü edebiyatta neyin söylendiği değil nasıl söylendiği önemlidir. Edebî eserde insanı sarsan kuşatan husus, her şeyden evvel üslûptur. Üslûpsuz küfürnâmeler haddi aştığında hukuk devreye girer. Edebî zeminler dergiler, gazeteler, internet siteleri kendi seviyelerini üslupsuzluğa, niteliksizliğe kapatırlarsa, bu tür yazılar yazarları ile baş başa kalır ki bu da az bir müeyyide değildir.
Yazı, yani edebiyat bir insan faaliyetidir. Haliyle insanî olmalıdır. İnsan suretindeki varlıkların itiş kakışı edebî çerçevenin dışında değil midir?
Şiir ve İltifat: Mükâfat Pardon Ödül… ve Arkası
Sanat ve edebiyat mükâfatları bir tür destek olma, arka çıkma özelliğini hâlâ koruyor. Eğer maddî değeri de dişe dokunur bir yekûn tutuyorsa ödül alan bakımından çok bir mânâ taşıyor. Vaktiyle bir ödülün maddî getirisi uğruna eser yazanlarla karşılaştığım gibi, sırf bu sâikle katılabileceği her yarışmaya katılıp nemâlanan kişilerin bulunduğu artık erbabınca biliniyor. Çünkü bazı yarışmaların maddî cepheleri iştahları kabartabiliyor.
Eserin esas alındığı yarışmaların, kazananlar için de toplum için de faydalı olduğu inkâr edilemez. Ama sırf birilerine verilmek üzere ihdas edilmiş “ödüllerin” yalnız alana katkısı olabilir. Niteliksiz bir kalemşörü, nitelikli diye topluma yutturmak mümkündür. Ama bu yutturmaca eninde sonunda anlaşılır. Birbirini kollayıp ödüle boğanlar ödül müessesesini öldürürler. Tabiatına uygun olarak kullanılmayan araçlar kullanana zarar verir. Ödül nesneleri de böyledir; uzun vadede vereni de alanı da yaralar. Genellikle aklı başında okuyucular, bir eseri, Nobel dâhil, aldığı ödülden dolayı okumuyor veya bu ödülü, o esere kimler, niye vermiş, diye bakıyor. Ezcümle, ödül sahiplerinden geriye kim kalmış diye bakılınca, ödüllerin isabeti de isabetsizliği de kolayca anlaşılır. Örnek vermek gerekirse, Tarık Buğra’nın “Oğlumuz” hikâyesiyle katıldığı ve ikinci olduğu yarışmanın birincisini şimdi kim hatırlıyor veya bu zat daha sonra kaç “eser” yazabilmiş? Türkiye de yarışma müessesesini mezara gömen, ödülleri “kadük” eden, hükümsüz bırakan ilk yarışma benim bildiğim kadarıyla budur.
Ödül istismarının sonunda bazı seçici kurul üyeleri, gördükleri müdahale dolayısıyla görev kabul etmez olmuş, bunu da dile getirmişlerdir. Bazılarına da şiddetli itirazlar olmuştur. Edebiyatla ülfet seviyesi meşkûk adamlar adına konan ödüller de farklı bir istismar yolu ve edep sınırlarını zorlama değil mi? Ama ödüllerin şöyle veya böyle, belli bir seviyede tanınmaya, takdime yardımcı olduğu da doğrudur.
***
Şiir ve Kuvveti
Türkiye’de, “egemen kültür”, artık hiç tartışmasız Batı kültürüdür. Yerli kültür, artık bir turistik malzeme yahut etnografik unsur olarak görülüp algılanmaya başladı. Zira sık sık kullanılmaya başlanan “evrensel kültür” ifadesiyle de doğrudan Batı kültürü kastedilmekte; Batı kültürü, evrensel/universal/ cihanşümul kültür olarak takdim edilmektedir. Böyle bir şey yoktur. Evrensel kültür, kuvvetlinin dayattığı ve zayıfın maruz kaldığı şeydir.
Biri çıkıp dese ki “Birçok ülkede her şeyi kültürel iktidar belirler. Siyasî iktidarlar kültürel iktidarların uzantısından başka bir şey değildir. Yahut her ikisinin ipini de aynı eller tutmaktadır.” Bu ifadeyi, bir komplo ifadesi olarak mı görmek gerekir? Türkiye’de, siyasî iktidarların o kadar sık el değiştirmesine rağmen kültür iktidarı hep aynı ellerde kalmış, bunda bir değişme veya farklılaşma olmamıştır. Bu, Türkiye’de, siyasî iktidarların kültür iktidarına pek müdahale etmediğini yahut edemediğini veya etmeye muktedir olmadığını gösteriyor.
Bu bakımdan, edebiyat yahut şiir, nitelikli olduğu müddetçe tesir eder; edecektir de… Tesiri de derecesine, zamanına, zeminine göre iktidarı da, katkıyı da tepkiyi de oluşturabilir. Bunu engelleyecek bir şey de yoktur. Çünkü edebiyatın tabiatı budur: edebiyat tesir eder… Mesela Çalı Kuşu’nun tesiri sadece Türkiye ile sınırlı kalmamış, Sovyet Rusya’da da kendini göstermiştir. Hatta Sovyet dönemi Rus iktidarları bu tesirden alabildiğine istifade yoluna gitmişlerdir. İdeolojik bakımdan Sovyet peyki olmaktan başka hususiyetleri bulunmayan birçok yazıcı dururken, Çalı Kuşu Sovyetler’de en çok basılan ve okunan Türkçe eser olmuştur. Çalı Kuşu’nun filmi de aynı tesiri göstermiş, filmin müziği kapı zillerinde melodi olarak kullanılmıştır. Aynı kullanma durumu Nâzım Hikmet’in şiirleri için de geçerlidir. Moskova, şairin piyeslerini yasaklamış; ama şiirlerini ideolojik savaşta kullanabilmek için dünyanın neredeyse bütün yazı dillerine çevirtmiştir. Gariptir, Nâzım Hikmet’in Moskova’da oynatılmayan piyesleri, özellikle İvan İvanoviç Rus usulü komünizmi tenkide yeltendiği için Sovyet peyki olan ülkelerde baş tacı edilmiştir.
Kanon ve Mahiyeti
Kanon anlayışı, bizim dışımızda oluşmuş, kilisenin vücut verdiği bir anlayıştır. Buna karşılık edebiyatta ölçü, kalıp, model anlayışı İslâmî dönemde oturmuş, kendi dünyasını ve sınırlarını tayin etmiştir. Dokuz asırdan fazla yürüttüğümüz bu nevi şahsına münhasır edebiyat anlayışını, Nasranî anlayışla bir tutmak doğru olamaz. Ama Nasranî anlayışın vücut verdiği modellere yönelmekle, bu yerli, şarklı ve harcında alın terimiz, zihin çilemiz, gönül yükümüz bulunan edebiyat anlayış ve modelini hayatımızdan, zihnimizden, gönlümüzden kovduk. Yerine getirmeye, oturtmaya çalıştığımız edebî model veya kalıplara ancak dahil olma gayretini güdüyoruz. Bunun ötesine geçmek, bazıları için henüz mümkün olmadı; olacağı hususunda ümit beslemek de iyimserlik olur.
Kültür iktidarı da aslında bir edebiyatın iktidarı sayılamaz. Kültür iktidarı, imkânların iktidarıdır ve edebî gücü tartışılır. Bu iktidar mensupları arasından büyük soluklu sanatkârlar çıkma-maktadır. İmkânların sunulduğu; desteklerin, payandaların yükselttiği bazı insanlar reklâmın gücüyle ayakta durmaktadır. Şiirin gücüyle ayakta duran kaç şair vardır?
“Kanon” kelimesinin, kavramının Türkiye’de birdenbire itibar kazanması da düşündürücü bir husustur. “Kānûn” kelimesi dilimize bin yıl kadar önce girdiği hâlde 1940’larda dilin de hukukun da dışına sürgün edilip yerine “yasa” diye bir “şey” getirildi. Kanun’un ipini çeken kesimlerin bugün “Canon” ile taaşşuk hâlinde oluşları anlamlı gelmiyor mu? Türkçe Off’layıp puflamanın ardından, bu tavır nasıl izah edilebilir? Bin yıllık lügatte neredeyse karşılığı uydurulmadık kelime kalma-mışken “Kanon”a bu itibar neden? Cemil Meriç’in dediği gibi menşei Avrupalı ondan herhâlde. Ama ahlâktan geçtik, samimiyet nerede kalıyor? Birileri çıkıp, “Bu tutum sağlıklı değil!” demeli… İşte ben dedim ama bir çiçekle yaz gelmiyor.
***
İktidar ve şiir
Bizde kültür iktidarı, umumiyetle siyasî iktidarlara karşı muhalif gibi görünse de, aslında hep kol kola yürümüşlerdir. Siyasî sahada iktidar çekişmeleri söz konusu olunca, edebî sahada da bir iktidar kavgası olmuş, yeni edebiyat anlayışı, eski edebiyat geleneğini tasfiye etmiştir. Nâmık Kemal, eski edebiyatın silahıyla eski edebiyatı vururken yıktığı şaheserin yerini doldurabilmiş değildir. Yeni Türk edebiyatının rüştünü ispatı hâlâ tartışmalı olduğu hâlde, klasik edebiyatımızın dünyanın en büyük edebiyatlarından biri olduğunu bizden başka herkes biliyor. Biz on asırlık edebiyatımızı hayattan, cemiyetten, eğitimden hatta hafızalardan kovmaya çalışıp görmezden gelirken, başkaları klasik Türk şiirinin güzelliğini ve yüceliğini gözümüze sokuyorlar. Alessio Bombaci’nin, Walter Andrews’ün, Victoria Holbrook’un veya Edith Ambros’un eserleri ne ile izah edilebilir?
ŞAİRİN İKTİDARLA,
İKTİDARIN ŞAİRLE MÜNASEBETİ
Kapıkulu Şair
Tanzimat nesillerinin iktidar-ı edebîsi, Mısır’da iktidar olamayan hırs sahiplerinin parasına dayanan isyan oyunları dışında, devam eder; devletin muteber adamı mevkiini korur. Meselâ bilge şair Abdülhâmid Ziyâ Paşa örnek bir validir. Mutasarrıf Namık Kemal de ondan geri kalmaz. Şair-i âzam Abdülhak Hâmid Beyefendi her zaman muazzamdır. Padişahlıkta sefir cumhuriyette millet vekilidir. Yeni edebiyatın retoriğini yazan Recâîzâde Mahmûd Ekrem, sulu gözlü romantizmine rağmen Evkaf ve Maârif Nazırlığı yapmış, Meclis-i Âyân azası iken ölmüştür.
Tam bir edebiyat iktidarı olan Servet-i Fünûn topluluğu, siyasî iktidarla kol koladır. II. Abdülhâmid’e olanca muhalefetine karşılık Tevfik Fikret Mekteb-i Sultânî’de müdür, Cenab Şehabeddin askerî doktor ve üniversite profesörü, Halid Ziya ise Mabeyn kâtibi ve üniversite hocasıdır. Asıl Tanzimatçı, asıl Batıcı, asıl yenilikçi II. Abdülhamîd’dir. Yeni edebiyat bir bakıma onun maddî desteği ile tecelli zemini bulmuştur. Sait Paşa’nın sadaret dönemleri Tanzimat’ın yenilikçi Batı’cı hedeflerinin aşılması dönemleridir. 1889’da Erzurum’da lise açılmasaydı, Tanpınar 1924’te nasıl hocalık yapabilirdi? Millî Edebiyat ise bütünü ile siyasî erkin yanındadır. Sanatkârlar kalemlerini silah olarak kullanmışlardır. Bazıları ise hem yazı hizmeti, hem de askerî hizmet görmüşlerdir. Cumhuriyetin ilk yıllarında böyle devam etmiştir.
İki Çatlak Ses
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Şuarâ takımından Hüseyin Nihal Atsız ile Nâzım Hikmet Ran (Borjecki)’ın dışında çatlak ses çıkaran kimse yoktur. Herkes iktidarla kol koladır. Öte yandan Atsız’ın muhalefeti, aslında sanat muhalefeti değil, zamanla haklılığı anlaşılan ilmî bir muhalefettir. Siyasî iktidar, Atsız'ın ilmî endişelerini siyasî muhalefet olarak algılamış ve karşılığını, üniversitedeki asistanlık görevinden atmak ve Malatya ortaokuluna sürmek suretiyle vermiştir. Ama iktidarın öfkesi bu ceza ile dinmeyecek, Atsız’ın çıkardığı her dergi kapatılacak, daha sonra 1944’te tek partinin şefi tarafından “Turancı”lıkla suçlanacak, tek parti iktidarı tarafından hapse tıkılacaktır. İki yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra beraat etmesine rağmen, öğretmenliğe dönmesine fırsat verilmeyecek ve Atsız, ölümüne kadar takip edilmekten kurtulamayacaktır. Üstelik Atsız ve düşüncesi hem siyasî iktidar hem de kültür iktidarı nazarında sabıkalı muamelesine tabi tutulacak, kitapları siyaseten yasaklanacaktır. Nâzım Hikmet ise sanat muhalefeti yapar gibi görünmesine karşılık, bir şöhret kavgası vermiş, kendine yer açma gayreti gütmüştür. “Putları Yıkıyoruz” kampanyasının edebiyatçılara saldırma dışında hiçbir edebî tarafı yoktur. Nâzım Hikmet, edebiyat iktidarında yer kapma derdindedir. Onun ötesinde siyasî muhalefete yönelmiş, şiirini bunda araç olarak kullanmıştır.
Devlet, Şiir ve Şairler
Nâzım Hikmet siyasî muhalif iken, kültürel iktidarın babaları Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim’in şiir anlayışları, Nâzım Hikmet’in şiiri vasıtasıyla tasfiye edilmek istenmiştir. Siyasî iktidar, Nâzım Hikmet’in şiirine değil komünistliğine yani siyasî muhalefetine karşı çıkmıştır.
Devlet aruz veznine savaş açtığında, kendi yandaşlarının altını oymaktaydı. Yahya Kemal’in dışındaki şairler de devletle birlikte aruzu topa tutmadılar mı? “Aruza Vedâ” eden şiirler yazdılar. Ama Yahya Kemal’in şiir iktidarı öyle kolay yıkılacak gibi değildi. Orhan Veli ve neslini Yahya Kemal’e karşı tutan, Attilâ İlhan’ın deyimi ile “CHP faşizmi” idi. Orhan Veli ve arkadaşları, siyaseten Nâzım Hikmet’in yanında dururlarken, şiir anlayışları bakımından siyasî iktidarın kanatları altındaydılar. Orhan Veli, aruz veznini Yahya Kemal’den daha iyi kullanma becerisi gösterebilmiş olsaydı, acaba neler olurdu… kim bilir?...
1946’da bir demokrasi şakası söz konusu oldu ve 1950’de siyasî iktidar, el değiştirmek yerine başka bir “takım”a geçti. Bu suretle CHP’nin devlet eliyle yürüttüğü bazı “faşizan” uygulamaları devre dışı kaldı. Nitelikli yazarların terkettiği Ulus, Ülkü ve bilumum Halkevi mecmuaları itibardan düştüler. Ama, kültür iktidarı gene devletçi idi. Demokrat Parti, kültürel iktidarla uyum içindeydi, sadece “Moskof” tehlikesine karşı bir hassasiyeti vardı ve bu hassasiyet Mustafa Kemâl’den, İnönü’den, tek partiden müdevver bir köklü miras idi. Demokrat Parti’ye has bir şey değildi. Öyle ki Celâl Bayar, İnönü muhaliflerinin toplandığı Türkiye Milliyetçiler Derneği’ni nâhak yere kapattırırken, “Onların İnönü’ye muhalif oldukları noktada, ben İnönü’yle beraberim” demişti. Siyaseten, İnönü’ye karşı olanları, Bayar’ın da muhalif sayması ilgi çekici değil mi?
Şiir ve Muhalefet yahut Muhalif Şairler
Bizde kültür ve sanat muhalefeti yapan sanatkâr Necip Fazıl Kısakürek’tir. Sanata ve siyasî erke hâkim olan pozitivist anlayışa karşı durmuş, mücadele etmiştir. Kültür iktidarı da siyasî iktidar da Necip Fazıl Kısakürek’e bu yüzden cephe almışlardır. Kültür iktidarı, “sâbık şâir” diye yaftaladığı şairin adını edebiyat kütüğünden silmiş, görmezden gelmiş, münasebetini kesmiş, ama ne gariptir, şiirinin, sanatının tesirinden de kutru-lamamıştır. Necip Fazıl Kısakürek, şairlik gücü ile şiir iktidarında kuvvetli bir yer hatta tesir sahibi olmuş; fakat, söz sahibi olamamıştır. Siyasî iktidar ise, tek veya çok parti dönemlerinde Necip Fazıl Kısakürek’e rahmetmemiştir. Gerek siyasî iktidarın gerekse Kültürel iktidarın Necip Fazıl’a karşı düşmanlığa varan bu menfî tutumu sonradan “sükût sûîkasdı” olarak nitelendirilmiştir.
Kültürel iktidarın görmediği, görmek istemediği ikinci şair ise Necip Fazıl Kısakürek çizgisini kendi şartlarında takip eden ve ettiren Sezai Karakoç’tur. Ama Sezai Karakoç buna aldırmamış o da kültür iktidarını tanımayıp, görmezden gelmiştir. 1960 sonrasında, Necip Fazıl Kısakürek gibi büyük soluklu şahsiyetler çıkmamış, Necip Fazıl’ın sanat, fikir ve heyecan mirasını çarçur edenler, kültürel iktidara yaranmaya başlamışlar, Necip Fazıl’ın sanat anlayışını, estetiğini terk etmişler; ona taban tabana zıt bir anlayışta, ama Necip Fazıl’la iman ortaklığı iddiasıyla eser vermişlerdir.
Muvafık Şiir Muvafık Şair: Devletin Şiir Derdi Var mı?
İkinci Yeni şairleri edebiyat iktidarına geçmişler ve devletle iyi geçinmişlerdir. Ece Ayhan devletin kaymakamıdır. İlhan Berk adı ile şöhret bulan şair Emrullah İlhan Birsen, Türk maarifinin Fransızca hocası ve daha sonra Ziraat Bankası’nda muteber bir memurdur. Cemal Süreyya Seber Maliye Bakanlığı’nda vergi müfettişi olarak çalışır. Siyasî iktidarlar, değişmesine rağmen, Devlet bunların şiirlerine, şiir anlayışlarına hiçbir şey dememiştir. Türkiye’de siyasî erkin edebiyata müdahalesi ciddiye alınacak bir iddia olmaktan uzaktır. Çünkü bizde siyasî erkin, iktidarların, arada teşâür eden bir başbakana rağmen, edebiyat diye, şiir diye bir derdi olmamıştır. Bu husus, şiir okumakla iktidara gelen şimdiki başbakana rağmen, bugün de böyledir. Yarın da böyle olacağından, siyasî erkin edebiyatı, şiiri dert edinmeyeceğinden kimsenin şüphesi olmasın.
Devlet, önceleri “Moskof” tehlikesi dolayısıyla Moskova peyklerine biraz hassas davranmıştır o kadar. Kimseyi şiir yazdığı için muaheze etmemiş, hele hele resmî bir şiir nazariyesi vazetmemiştir. Ama Sovyet Rusya’nın her şeye olduğu gibi edebiyata da resmen müdahalesi, resmî kuram (nazariye) ihdas etmesi, şema göstermesi, kalıp belirlemesi bir yana; Sovyetlerin mezkûr kalıpları icbar eden emirnâmelerini, birer iman cüzü gibi kabul ederek amel edenler ve bunların yazdıkları bugün nerede acaba?... Sanata müdahale hakikaten hoş bir şey değil. Sovyetlerin yıkılışında edebî iktidarın da payı vardır muhakkak.
Cahit Külebi, devletin devletçi müfettişine sinirlenip en ağır tenkidleri yöneltince karşılığı ceza değil mükâfat olur. 1945-55 arasında devlet konservatuvarında edebiyat hocalığı yapar. Ardından müfettiş olur. İsviçre’ye kültür ataşesi ve öğrenci müfettişi olarak gönderilir. Dönüşünde Millî Eğitim Bakanlığı başmüfettişi olur. Aynı Külebi, karşı olduğu siyasî iktidarın Millî Eğitim Bakanlığı müsteşar muavini olmakta hiçbir beis görmemiştir. Külebi’yi Halk Partili olduğunu bile bile bu göreve getiren siyasî iktidar Adalet Partisi iktidarıdır . Külebi’nin partisinin daha sonra aynı göreve kimi getirdiğini hatırlayan var mı? Üstelik o partinin reisinin şairlik iddialarına rağmen…
Attilâ İlhan, çocuk yaşta komünist iddiasıyla siyasî iktidarın muhalifi addedilerek hapse konulmuş, okuldan atılmış, çok dikkat çekici bir örnektir. Ama, başına gelenler şiir yazdığı için gelmemiştir. Tek Parti idaresi, İzmir’de bir Moskof beşinci kolu vehmetmiştir. Vehimler sadece II.Abdülhamid’e atfedilir halbuki… Attilâ İlhan’ın şiirleri, günün siyasî iktidarınca, şairin kendi ifadesiyle “CHP faşizmi” tarafından mükâfatlandırılmıştır. Attilâ İlhan’ın asıl dikkat çeken tarafı, siyasî iktidarca mükâfatlandırılmasına karşılık, siyasî iktidarın koruyup kolladığı edebî telakkiye muhalif olmak bir yana, bu anlayışa savaş açmış olmasıdır. Bunların yanında Attilâ İlhan devlet görevi almamak, siyasî iktidarın emrine girmemekle kendi tabiatına uygun bir tavır almış gibi görünmekle birlikte, Devlet televizyonunda itibarlı bir köşeyi tutup, bilge tavrıyla devleti, siyasî iktidarları muahezeye tâbi tutmuş, liberal anlayışlara karşı pozitivist-nasyonalist bir anlayışla devleti savunmuştur. Bu yönüyle Attilâ İlhan’ın da devletle, siyasî iktidarla uyum içinde olduğunu söylemek mümkündür!..
Şair ve Siyaset
Türkiye’de şiiri yüzünden muaheze, kovuşturma veya mahkûmiyet iddiaları tartışmalıdır ve çok su götürür. Bu hususta şairi hakkında dava açılmaya sebep olan şiirlere bakmak yeter. Bazıları şiir yazmasalardı da bir dava sebebi bulunacaktı muhakkak. Edebiyatın araç olarak kullanılması hem edebiyata hem de ediplere zarar vermiştir. Bağrı Yanık Ömer ile Güzel Zeynep, Otuz İki Kısım Tekmili Birden gibi hikâyelerini severek hatta hayranlıkla okuduğum Tarık Dursun Kakınç’ın “Ya CHP Ya Faşizm” başlıklı yazısını gazetede okuyunca şaşırmıştım. Benim hikâyecim için ne büyük bir düşüştü kimse bilmez. Hikâyeler duruyordu ama hikâyecimi kaybetmiştim. Türkiye vaktiyle Sovyet nüfuz bölgesine düşmüş olsaydı, Nâzım Hikmet devlet başkanı yani Türkiye’nin Stalin’i olacaktı. E, o zaman da her hâlde politbüroya Nihal Atsız’la Necip Fazıl girmeyecekti. Bugün de dağdakine valilik vaad edenler var. Mahiyet bakımından farkı var mı? Foça’da Cem Yüzbaşı’nın yetiştirdiği peşmerge bugün Irak’ta bakandır.
Kültür: Popüler Olanı Tabiî…
Türkiye’de tedavülde olan popüler kültür, yerli değildir; köklü değildir, millî değildir. Türkiye’yle de hissî, tarihî, fikrî ve felsefî bir bağı yoktur. Son kertede para sahiplerinin daha çok para kazanmasını temin eden bir çarkın, çok cazip şartlarda piyasaya sürdüğü ve kitlelerin de şu veya bu şekilde, isteseler de istemeseler de tükettikleri kültürdür. Bu kültürün arzında doğrudan bir zorlayıcılık, doğrudan bir dayatma söz konusu değildir; ama, rakipsiz oluşu, mukabilinin bulunmayışı, emre âmâde, kullanıma/tüketime hazır oluşu dayatmaların en zorlusudur.
Geniş halk topluluklarının popüler kültürü talep etmekten ziyade maruz kaldıkları aşikârdır. Herkes Amerika’ya karşı ama herkes “cola”ya bayılıyor. Herkes medyanın zaaf içinde olduğunu, seviyesizliğini bas bas bağırıyor ama en seviyesiz programlar revaç göstergesinin tavanını deliyor. Burada kitleyi yalancı veya samimiyetsiz göstermenin bir mânâsı yok. Denize düşen neye sarılır? Cevabı “yılan” ama ya yılan da yoksa? O zaman denize düşen ne bulursa ona sarılır; seçme şansı yok çünkü…
Toplumun hâkim/popüler kültür karşısındaki tavrı budur. Maruz kalışının farkındadır ama pek rahatsız da değildir. “Evrensel bilinç” tarife muhtaç, muğlak, seyyal ve kaypak bir kavram. İçini kim ve ne ile dolduruyor? Bir kere evrensellik ne niyetine yenirse o tadı veren muza benziyor. Sınırlarını, muhtevasını, benim tayin etmediğim bütün evrensellikler bana doğru mektup okumaz. Popüler kültür ile beslenen, onunla yetinen kimselerden köy de olmaz kasaba da… Bunlar ancak popüler kültürü arz edenlerin pazarı, taklitçisi, kölesi olabilirler. Hatta popüler kültüre muhalif olan kişilerin çoğundan da başka bir şey beklenemez. İşin kötüsü “donanımlı okur” çerçevesine sokulacak birçok insan da olanca donanımına rağmen hayatını popüler kültürün yönlendirmesine ayarlamış vaziyettedir. Bütün kalelerimiz topsuz tüfeksiz düşmüş durumdadır. Ama çıkmamış canda ümit vardır ve ümit terk edilemez.
Türkiye’de yüksek kültür, yazılı kültür kan, irtifa ve itibar kaybetmektedir. Yüksek kültüre talep çok azdır. Çünkü yüksek kültürün bedeli ağırdır, karın da doyurmaz. Yüksek kültüre destek çıkılıp, itibar edilmedikçe okur donanım da kazanamaz şuur da… Yüksek kültüre gönül veren, bu yolda çile çeken insanlar da azınlıkta kalır ve akıntıya kürek çekerler.
Şiir ve Sevgi: Yine Şaire Karşı Şair
Yazarlar, şairler arasında sevgi bağı ifadesi insanı tebessüm ettiriyor. Hele sevgi kavramının kendisi söz konusu olunca insanın karnını tuta tuta gülesi geliyor. Sevgiden bahsedenlerin niyetleri acaba ne kadar samimî? Sevgi kelimesi, sevgi kavramı kadar istismar edilen, içi boşaltılıp paçavraya döndürülen başka bir kavram var mı acaba? Herkes seviyor, herkes sevgiden dem vuruyor ama elleri muhatabının boğazına kenetlenmiş. Demek ki aslında kimsenin kimseyi sevdiği yok… Sever gibi davranıyor, sevme iddiasında bulunuyorlar sadece. Sevgi, sadece içgüdülere değil aynı zamanda akla ve şuura da dayanan insanlar arası bir faaliyettir. İnsanlığını, insanî değerlerini soyunmuş bir dünyada sevgi sadece bir istismar vasıtasıdır. Dünyaya bakmanız yeter. İnsan saydığını sever, sevdiğini sayar. Kendisine saygısı olmayanın başkasına saygısı, dolayısı ile sevgisi de havada kalan bir iddiadır.
Sanat, insanî bir faaliyet sahasıdır. İnsanlar sanatla uğraşırlar. Ama sanatkâr kendini insanın üstünde bir tür olarak görmeye başlayınca, gözleri kendinden başkasını görmez. Hayatına ve eserine sevgi değil, benliğine hâkim olan tekebbür yön verir. Nahvetin, gururun, kibrin nasıl bir şey olduğunu atalar haber veriyorlar. Ata sözleri hâlâ yaşıyor. Başkasını sevmeyenler, görmemeğe de başlıyor. Kimseyi görmeyince adam edebiyat dünyasını kendinden ibaret zannetmeye başlıyor. Bu bakımdan, yazarlar arasında sevgi bağı da vehim gibi bir şey. Yazarların aynı masa da oturup içme itiyatlarını sevgi ile açıklamak ancak iyimserlik olur. Ortada bir sevgi varsa bile bu daha çok içki sevgisi olmalıdır. Çünkü erbabına göre, içki bir başına, yarensiz içildiğinde neşe değil keder verir, derdi artırır. İçmeyi sevdikleri için bir araya gelen kalem sahiplerinin konularının çoğu da içkiyle, içmeyle ilgili. Bu bakımdan içkinin birleştirici özelliğine teşekkür etmek gerekecek demek ki…
Yorum (yok)
Yorum yaz!